İBRAHİM's profile{{{{{ DєЯвaY }}}}}PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    02 April

    eTMe eYLemmeee ... <3

     

     
    İlgili aramalar: mevlana - etme - yılmaz erdogan

     

    Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme
    Başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun etme

    Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı
    Hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun etme

    Çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru
    Çalınmış başkalarına ediyorsun etme

    Ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için
    Bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun etme

    Ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
    Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun etme

    Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
    Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun etme

    Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
    Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun etme

    Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
    Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun etme

    Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi
    Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun etme

    Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
    O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun etme

    Bizi sevindiriyorsun huzurumuz kaçar öyle
    Huzurumu bozuyorsun sen mahvediyorsun etme

    Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
    Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun etme

    İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil
    aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun etme

    MEVLANA Celaleddin Rumi

     

     

     

    21 July

    <3 Geç KAldım bLusuldu göKLer ....

     
     
     
     
    -Kor Ayaklar-11
    KOR AYAKLAR

    I.
    geç kaldım
    bölüşüldü gökler
    talan edildi güneş
    el konuldu ay yüzlü çocukların mehtabına
    yıldızlar sökülüp alındı gecelerimizden

    ıslanamadım parmaklarında
    göğsüme ılık ılık rüzgarın değil
    ateşin düştü
    bu yüzden
    alnıma granitler sürüyorum
    çağdaş yasalardan
    ve keskin sözlerden

    bir İstanbul gecesine
    dokunup geçiyor kanatlarım

    II.
    bir neon lambasından sızıyorum
    köprü altı çocuklarının gözbebeklerine

    afrikada çöl
    asyada dağ
    ortadoğuda kan

    bir kadın çığlığıyım Laleli'de
    kartal bakışlı bir çocuk oluyorum Caharkale'de
    ve sivri uçlu ağır bir taşım Filistin'de

    alnıma kristaller sürüyorum
    tipili yollarda

    yüreğimi güneşine ayarlıyorum
    ve geçiyorum
    yüzleri mor mendillere yapışmış
    insanların ülkesinden

    III.
    geçiyorum
    pabuçları hindi kanına bulanmış
    adamların yanından

    arınamadım parmaklarında
    ciğerime serin sebillerin değil
    ateşin düştü
    yandım

    yandım
    ve geç kaldım
    bir damla bile olamıyorum

    tatsız tuzsuz bir akşam üstüyüm
    kolsuz kanatsız bir yalnızlığım bu şehrin
    gül yakılan bulvarlarında

    FERMAN KARACAM

     
    14 January

    yoLLLL...

     

     

      
    İlgili aramalar: yılmaz - erdogan - bu - yol - nereye

    Bu Yol Nereye Gider

    bir kuğunun boynuna dokunurken…

    yol bir yere gitmez
    içerde
    düz saçlara uğrar
    ayak üstü bir akşamüstü
    her plansız ürperişin sonu
    hüsran
    ve hüsran
    çok sanat müziği bir kelimedir

    yol bir yere gitmez
    o bir durma biçimidir
    yol yoluyla gidebilir yare
    yoldan çıkabilir apansız
    ve ömür bitebilir yoldan once
    ama yol bir yere gitmez
    o bir durma biçimidir
    yaşamak
    hızlı bir ölme biçimidir
    düşünce ışıktan yavaşsa
    erken gidilmelidir
    gerdan sözcüğüne
    bir kuyumcuda da rastlayabilirsin
    bir kasapta da
    kalbin sızlamaz
    bir kuzu yüreğini vitrinde görünce
    o bir beslenme biçimidir
    ama korkarsın
    kurdun sevdiği havadan
    ayakkabı yaparsın yılandan

    yol bir yere gitmez
    o bir durma biçimidir
    her garantiyi istersin hayattan
    oysa ölümle yaşam arası
    uzun malum ince bir yol
    bir yere gitmez
    o bir ölme biçimidir

    iyi yolculuklar denmez bir gidene
    yapılamaz çünkü
    çok yolculuk bir seferde
    yolcu denmez her gidene
    herkes o yolun taraftarı olmayabilir
    hiç bir sürgün
    gittiği yolu sevmez mesela


    yol bir yere gitmez
    o bir susma biçimidir
    soğuk bir taşıtın uğultusunda

    ağustos 2000, gevaş

    Yılmaz Erdoğan

     ...

    Vuslat-yazıyor,
    Ve-fevri...
    Ve-fakâr..
    Ve-dost.

    Şiirlerinden içeri sızan
    Efsunlardan bahsediyorum
    Dokunabilirmisin
    Hâki renkli yalnızlığma
    Benliğimin altyazılarında
    İmla hataları var
    Kızıl gecelerde oynadığım
    Sessiz filmlerden
    Tanıyabilirmisin beni
    Avuç içlerim sönüyor
    Usus usul,al sana mutlu son

    Mavi dolunayların
    Saman yolunda
    Başlıyor şiir(lerin)
    Sabaha paralel düşen
    Raskolnikof krizleri yaşıyorum

    Yağmur taneleri topluyorum
    Rüzgara karşı fırlatıyorum hepsini
    Zirefkeng sancılar var üzerimde
    Öl öl bitmiyor

    ********Tut gözlerimde tut yoksa düşerim
    Tut ellerimden tut yoksa ölürüm
    ********

    Sen üç masaldın
    Sonnenin yalnız ve alkışsız suflesinde
    Susarken ölüyorum
    Yaşarken acıbahar ikliminde
    Canına yanan canımın katili ben
    Ruhuna misafirliğimi boğazlayan sen
    Kesmiyor bunca intiharlar ben/i

    Saçlarının siyahlığında
    Katran karası geceler dönerdi
    Kusardım kana buladığım
    Ellerime az biraz yokluğunu
    Zangoç fırtınaları gözlerime
    Mil çekerken
    Kana buladım sevdaları doğrudur
    Ve doğrudur ölüm süsü verdiğim

    ******Ölmeye ölmeye Aşkı unuttum********

    Mavi sonbaharlar sunuyorum günsüzlüğüne
    Saçlarına taktığım müferreh harflerden
    Göç zamanıdır şimdi zamansız
    Sen cennetin aynasında son intihar(ımın) kanıtı
    Simeranya'da kaybolan düş(üm)
    Aynı dillerde sevdanınn
    Sahte ağaçlar iz bıraktı adaksı dileklerimizde
    Lenk bir ömrün harabesinde kalmışlığım
    Suretini düşürmüşlüğüm
    Kaleme
    Kağıda
    Dökmüşlüğüm intihar yorgunu şimdi

    ****Kesmiyor bunca intiharlar beni***

    Hayal kırıklarım şiirlere yansıyor ( M )
    Ben artık her gün batımı ölüyorum

    (vE bu şiir sana adanmıştır)

     

     

     

         

     
     

     

                    VEE  SÖZ ....

     

    Sevmeden sevilmek, dokunulmadan dokunmak,
    yaralanmadan yaralamak, acı çekmeden acı çektirmek,
    zırhlarımızı, akıllarımızı, hesaplarımızı bunları elde etmek için mi kuşanıyoruz?
    Onun için mi deneyip duruyoruz insanları?
    Her sınamada onlar biraz daha fedakâr, biz biraz daha mı güçlü oluyoruz.
    Güçlü olmak isteğinin aslında nasıl bir korkaklık olduğunu fark edememek kaç aşka mal oluyordur
    insana.
    Acaba kendimizi en çok savunduğumuz sırada mı alıyoruz en büyük yaralarımızı, en büyük budalalıklarımızı en akıllıca
     davrandığımızda mı yapıyoruz acaba ?
    Rahatı ve güvenceyi en çok istediğimizde mi kaybediyoruz en büyük mutluluklarımızı, en çok korktuğumuzda mı acaba
    korktuğumuz başımıza geliyor?..
    Kendimizi bu kadar savunmasak, bu kadar akıllı olmasak, rahatın peşinde bu kadar koşmasak ve bu kadar çok korkmasak,
     yaralarımız, pişmanlıklarımız ve acılarımız daha mı az olurdu acaba ?
    "Tanrıyı ve insanları deneme," diyen Nietzche'ye aldanmayıp herşeyi ve herkesi bu kadar çok deneyden geçirdiğimiz için mi
    Tanrıyı ve insanları kaybediyoruz? İnsanları bu kadar çok denediğimiz, kendimizi kalkanlarımızın arkasına böylesine iyi gizlediğimiz,
     hiçbir acıya ve sıkıntıya razı olamadığımız için mi en çok istediklerimiz en uzağımıza düşüyor, mutluluk ele geçmez bir masal
    kuşuna dünüyor ?
    Schiller'in o muhteşem "Eldiven" şiirinde anlattığı hikâyeyi belki daha iyi okumalıydık, oradaki şövalyenin adım seslerini
    belki daha çok duymalıydık.
    Hep erken öleceğini düşünen, hayatı bu düşünce nedeniyle telaşla geçen ve düşündüğü gibi erken ölen
    Schiller'in söylediklerine biraz daha dikkat etmeliydik, kendi ölümünü bilen birçok şeyi bilebilir çünki.
    Arenada, bütün şövalyelerin aşık olduğu ve evlenmek istediği harikulade güzel prenses kral babasıyla birlikte oturuyor,
     çevreleri genç ve yakışıklı şövalyelerle dolu, hepsi bir küçük tebessüm için bekliyorlar.
    Borazanlar çalıyor ve aslanlar çıkıyor arenaya, kocaman yeleleri, gergin belleri, iri pençeleriyle kükreyerek dolaşıyorlar.
     Prenses zarif ellerini saklayan uzun eldivenlerden birini çıkartıp aslanların arasına atıyor.
    - Kim eldivenimi alıp bana getirirse onunla evleneceğim. Müthiş bir sessizlik oluyor, bir anda herkes susuyor.
    Bir şövalye diğerinden ayrılıyor, taş merdivenlerden ağır ağır inmeye başlıyor, parlak çizmelerinin çıkardığı adım
     sesleri tek tek duyuluyor.
    Arenaya giriyor, aslanlar hareketsiz ve şaşkın, bu cesur şövalyeye bakıyorlar, o hiçbirine aldırmadan eldiveni alıyor,
    gene adım sesleriyle taş merdivenleri çınlatarak çıkıyor.
    Eldiveni prensesin kucağına bıraktıktan sonra, kendisine hayranlıkla dönen prensese bir kez bile bakmadan yürüyüp gidiyor.
    Nietzsche "Tanrı ve insanları deneme" diyor.
    Schiller, eldiven şiirini yazıyor. Biz, herkesi her zaman deniyoruz, emin olmak, güvenmek istiyoruz, sevgisini ve bağlılığını
    her an kanıtlasın, hayatını ve herşeyini tehlikeye atsın ve bunu binlerce kez yapsın istiyoruz.
    Kendimizle ve korkularımızla o kadar doluyuz ki, hiçbir duyguyu, hiçbir insanı, hiçbir nesneyi olduğu gibi bütün gerçekliğiyle
    göremiyoruz, her şey kendimizle ve korkularımızla oluşturduğumuz prizmalardan kırılarak ulaşıyor bize, her şeyi olduğundan
     başka bir biçimde ve olduğundan başka bir yerde görüyoruz.
    Belki de bu yüzden aradığımız şeyleri aramamız gereken yerlerden başka yerlerde arıyoruz.
    Mutlulukla aramıza korkularımızı ve kendimizi sokuyoruz. Aragon'un dediği gibi eğer "mutlu aşk yoksa," bu aşkın suçu değil.
    Aşkı, acısından, kederinden, tedirginliğinden, ayrılığından, üzüntüsünden, yarasından ayıklamaya çalışanların aşkı,
     mutlu olmayan aşklar.
    "Ben acıya, aldatılmaya, kedere razıyım," diyenlere verilebilecek bir armağan mutlu aşk...
    Aşk iki eli dolu bir eski ilahe, birinde mutluluğu birinde acıyı veriyor. Acıyı almadan öbürünü almak mümkün değil.
     Çok mu korkuyoruz acıdan ve yaradan ve kederden? Korku bizi acılardan koruyor mu peki?
    Aşk, o eski ilahe, acıdan korkana inadına acıyı verip öbür elini kapatıyor.
    Acısız mutluluk olmuyor. Lermontov, çocukluğumun müthiş yazarı, "Zamanımızın Bir Kahramanı" isimli kitabını yazdığında
    Rusya'yı birbirine katmıştı...
    Hiçbir kadını sevmeyen, ama bütün kadınları kendine aşık etmekten hoşlanan birini anlatıyordu...
    Şu hiç unutmadığım Peçorin'i, Lermontov'un ve hepimizin zamanının kahramanı olan yalnız ve sevgisiz adamı.
    Ne kadar şanslıydı Peçorin, bütün kadınlar onu seviyor, ona aşık oluyor, ama o kimseyi sevmiyordu,
     duyguları çelik gibi zırhlarının içine hapisti, dokunulmazlık ve yaralanmazdı, insafsızdı, kadınları kendine aşık edip kaçıyordu,
     kendi duygularına yaklaşılmasına bile izin vermiyordu. Çocukluğumun kahramanı bir korkaktı.
    Ve mutsuzdu.
    Ve Lermontov, yalnızca tek bir roman yazabilmiş, ikincisinin yarısındayken, yirmi yedi yaşında bir düelloda
    öldürülmüş o uzun saçlı şair, sanırım o da mutlu değildi.
    Peçorin, edebiyatın unutulmaz kahramanları arasına girdi, korkulardan örülmüş bir kahramana ilgiyle baktı insanlar.
    Sevmeden sevilmek, dokunulmadan dokunmak, yaralanmadan yaralamak, acı çekmeden acı çektirmek, zırhlarımızı,
     akıllarımızı, hesaplarımızı bunları elde etmek için mi kuşanıyoruz?
    Onun için mi deneyip duruyoruz insanları?
    Her sınamada onlar biraz daha fedakâr,
    biz biraz daha mı güçlü oluyoruz.
    Güçlü olmak isteğinin aslında nasıl bir korkaklık olduðunu fark edememek kaç aşka mal oluyordur insana.
    Ama korkulardan kurtulmak da ne kadar zor.
    Her seferinde hep acıyan yerimiz aklımıza gelir.
    Aşkı her gördüğümüzde,
    hemen kendi üstümüze kapanmamız,
    hep o acıyan yerimizi korumak istememizden.
    Kendimizi bu kadar sakınarak nasıl yaşayabiliriz hayatı? Bu kadar güçlü, bu kadar akıllı, bu kadar zırhlı olarak
     nasıl değebiliriz hayata?
    Bir Peçorin mi olmalıyız? Yoksa kendi aşkında yanan bir Anna Karenina mı?
    Peçorin kimseyi sevmedi.
    Anna Karenina istediği kadar sevilmedi.
    Peçorin, Anna Karenina'ya aşık olsun isterdim,
    sevmeyi bilen ve sevmekten korkmayan o kadına tutulsun isterdim...
    Peçorin, eminim o zaman "Ya o beni sevmezse" diye soracaktı...
    Ben de ona, "Anna Karenine, Anna Karenina'ysa eğer, seni sever," derdim.
    Aşık bir Peçorin... Mutlu olurdu herhalde,
    ama büyük bir ihtimalle onu edebiyat kahramanları arasından silerdi o zaman.
    Hangisini tercih ederdi acaba, unutulmaz bir roman kahramanı olmayı mı, yoksa korkusuzca seven ve sevilen
     mutlu bir aşık olmayı mı?
    Siz hangisini seçerdiniz?
    Hayat seçimlerle dolu ve Pascal'ın dediği gibi
    "her seçim bir kaybediştir," bir şeyi seçer, bir başka şeyi kaybedersiniz.
    Ya da hiçbir şeyi seçemez ve her şeyi kaybedersiniz.
    Bu da bir seçim...
    Bir şeyi seçip bir başka şeyi kaybetmek mi,
    hiçbir şeyi seçmeyip her şeyi kaybetmek mi? Zırhlarımız, korkularımız, savunmalarımız, hesaplarımız bizi
    hep bir şeyi seçmemeye götürüyor,
    aklımız "öbürünü kaybetmemeliyiz" diyor...
    Ve en akıllı, en güç, en zırhlı, en hesaplı olduğumuz zamanda, her şeyi kaybediyoruz,
    en çok istediğimiz bizden en uzağa düþüyor.
    Kendi seçimimizi yapamadığımız için de insanları sınayıp duruyoruz.
    Eldivenlerimizi aslanların arasına atıp
    "Beni seviyorsan onu getir," diyoruz.
    Bir eldivene bir aşk gidiyor.
    Nietzsche, "Tanrıyı ve insanları denemeyin," diyor. Schiller, eldiven şiirini yazıyor.
    Peçorin, Anna Karenina'yı sevmiyor.
    Anna Karenina, aşık olmayı hayatıyla ödüyor.
    Peçorin mi olmalı Anna Karenina mı?
    Her seçim bir kaybediş.
    Hele, hem Peçorin'i hem de Anna Karenina'yı seviyorsanız. Bütün kitapları okuyorsunuz, hayatın karmaşık
    yollarından dolanıyorsunuz ve çıka çıka hep aynı mısraya çıkıyorsunuz.
    "Ten hüzünlü heyhat...
    Ve okudum bütün kitapları." Heyhat ten hüzünlü, bütün kitapları okusanız da.
     En büyük yaraları kendinizi en çok savunduğunuzda alıyorsunuz, en büyük budalalıkları en akıllıca davrandığınızda
     yapıyorsunuz, en güçlü olmayı en çok korktuğunuzda istiyorsunuz ve mutluluk hep uzaklarda kalıyor.
    Savunmasız, güçsüz ve hesapsız olmak belki de mutluluğun kapısını açacak.
    Ama bunun için Peçorin'in Anna Karenina'ya aşık olacağı bir kitap bulmak gerek. Anna Karenina, Peçorin'e sevmeyi öğretmeli.
    Ve, ten bu hüzünden kurtulmalı.